Dünyanın en kötü işi...
İşinizin kötü bir iş olduğunu mu düşünüyorsunuz? Belki de dünyanın en kötü işi diyorsunuz?
Dünyanın en kötü işini Popular Science araştırmış. “Kötü koku uzmanlığı” dünyanın en kötü işi seçilmiş. Aslında benim oy verme şansım olsaydı, Brezilya’daki sivrisinek araştırıcılarına oy verirdim. Bu sivrisinekler bizim bildiklerimizden farklı (akıllı) olduklarından bunları yakalamanın tek yolu şuymuş:
Araştırmacı, sivrisinekleri yakalayan bir ağın içine oturup, kendini onlara yem olarak sunarmış ve bu yakalama işlemi sırasında 3 saat içinde 3000 kez sivrisinekler tarafından ısırılırmış.
Ayrıntıları ve diğer kötü meslekleri öğrenmek için bu bağlantıyı tıklamanız yeterli.
Ozlem ile Yediden yetmise
20.9.03
Günaydın :)
Bu sabah iş yerinde, sabah kahvemi koyarken işe yeni başlamış stajyerlerden biriyle mutfakta karşılaştım. “Günaydın” dedim. “Günaydın. Nasılsınız?” dedi. Birden şaşırdım. Çocukken annemin ezberlettiği “İyiyim. Siz nasılsınız?” yanıtı, kızcağızın yüzüne uzun süre baktıktan sonra dudaklarımdan döküldü. Aslına bakarsanız, ilk anda neden bu kadar şaşırdığımı da anlayamadım; neden vereceğim yanıtı düşünmek zorunda kaldığımı; neden yanıtımın yaklaşık 10 saniye sonra ağzımdan çıktığını... Sonra farkettim ki, unutmuşum... Evet, annemin ezberlettiği yanıtı unutmuşum !! O kadar uzun zamandır “Nasılsınız?” sorusuyla karşılaşmamışım ki, yanıtını unutmuşum !
“Günaydın”ıma hiç cevap vermeyen, ya da yüzüme bakmadan, ağzının içinde birşeyler geveleyen, sabah kimseye selam vermeden sessizce odasına giren insanlara öylesine alışmışım ki... İşin en kötü tarafı, ben de onlardan biri olmuşum. Ben de bazen bana yöneltilen “günaydın”ı almıyor, insanların yüzüne bakmıyormuşum. “Nasılsınız?” sorusunu da unutmuşum.
Birden içimi bir sıkıntı kapladı... Bir suçluluk duygusu... Ben kimsenin hatırını sormuyorsam, neden onlar benimkini sorsun ki? Bir gün birine “günaydın” diyorsunuz, size cevap vermiyor. Bir sonraki gün, o size “günaydın” diyor belki ama siz duymuyorsunuz... Böyle bir kısır döngü başlıyor. Düşünerek, bilinçli değil... İstemeden, otomatik olarak... Sonuçta kimse kimsenin yüzüne bakmamaya başlıyor, ve işyeri yalnızlığı hepimizi sarıyor. Bu noktada başlıyoruz yakınmaya: “İşyerinde konuşacak kimse bulamıyorum.”, “Kimse beni anlamıyor.”, “Kimse –derdin nedir?- diye sormuyor”.
Bugün farkettim: bu hastalığın tüm toplumu sarması için sadece bir kişinin empatiyi yitirmesi yetiyor.
Böyle bir toplulukta ben mutlu olamıyorum; kimsenin de mutlu olabileceğini sanmıyorum.
Hepimizin mutluluğu için empatiye sıkı sıkı sarılalım.
Bu sabah iş yerinde, sabah kahvemi koyarken işe yeni başlamış stajyerlerden biriyle mutfakta karşılaştım. “Günaydın” dedim. “Günaydın. Nasılsınız?” dedi. Birden şaşırdım. Çocukken annemin ezberlettiği “İyiyim. Siz nasılsınız?” yanıtı, kızcağızın yüzüne uzun süre baktıktan sonra dudaklarımdan döküldü. Aslına bakarsanız, ilk anda neden bu kadar şaşırdığımı da anlayamadım; neden vereceğim yanıtı düşünmek zorunda kaldığımı; neden yanıtımın yaklaşık 10 saniye sonra ağzımdan çıktığını... Sonra farkettim ki, unutmuşum... Evet, annemin ezberlettiği yanıtı unutmuşum !! O kadar uzun zamandır “Nasılsınız?” sorusuyla karşılaşmamışım ki, yanıtını unutmuşum !
“Günaydın”ıma hiç cevap vermeyen, ya da yüzüme bakmadan, ağzının içinde birşeyler geveleyen, sabah kimseye selam vermeden sessizce odasına giren insanlara öylesine alışmışım ki... İşin en kötü tarafı, ben de onlardan biri olmuşum. Ben de bazen bana yöneltilen “günaydın”ı almıyor, insanların yüzüne bakmıyormuşum. “Nasılsınız?” sorusunu da unutmuşum.
Birden içimi bir sıkıntı kapladı... Bir suçluluk duygusu... Ben kimsenin hatırını sormuyorsam, neden onlar benimkini sorsun ki? Bir gün birine “günaydın” diyorsunuz, size cevap vermiyor. Bir sonraki gün, o size “günaydın” diyor belki ama siz duymuyorsunuz... Böyle bir kısır döngü başlıyor. Düşünerek, bilinçli değil... İstemeden, otomatik olarak... Sonuçta kimse kimsenin yüzüne bakmamaya başlıyor, ve işyeri yalnızlığı hepimizi sarıyor. Bu noktada başlıyoruz yakınmaya: “İşyerinde konuşacak kimse bulamıyorum.”, “Kimse beni anlamıyor.”, “Kimse –derdin nedir?- diye sormuyor”.
Bugün farkettim: bu hastalığın tüm toplumu sarması için sadece bir kişinin empatiyi yitirmesi yetiyor.
Böyle bir toplulukta ben mutlu olamıyorum; kimsenin de mutlu olabileceğini sanmıyorum.
Hepimizin mutluluğu için empatiye sıkı sıkı sarılalım.
18.9.03
Uyku
Profesör Chris Idzikowski, 20 yılı aşkın süredir “uyku” üzerine çalışıyor.
Son yayınlanan çalışmalarından birinde uyurken seçtiğimiz pozisyonun kişiliğimiz hakkında ip uçları verdiğini iddia ediyor.
Fetus şeklinde uyuyanlar, genellikle dışarıdan katı görünen ancak hassas yapılı insanlarmış.
Kütük şeklinde uyuyanlar, (yan dönüp dizlerini ve kollarını uzatarak uyuyanlar), insanlarla birlikte olmaktan hoşlanan, sosyal, yabancılara bile güvenebilen insanlarmış.
Yan dönüp ellerini ileri uzatarak uyuyanlar, dışadönük ancak aynı zamanda kuşkucu insanlarmış.
Sırtüstü yatıp kollarını uzatanlar, sessiz, çekingen ancak aynı zamanda kendileri ve çevrelerinde bulunanlar için standartları yüksek tutan insanlarmış.
Yüzükoyun yatıp yastıklarına sarılanlar, topluluk içinde yaşamayı seven, atılgan, girgin insanlarmış. Ancak aynı zamanda sinirli, alıngan olabilirler, eleştiriyi kaldıramayabilir, aşırı durumlardan hoşlanmayabilirlermiş.
Sırtüstü yatarak kollarını yukarı doğru uzatanlar ise çok iyi arkadaş olurlarmış, çünkü bu insanlar çok iyi birer dinleyiciymiş. Aynı zamanda gerekli olduğunda yardım teklif ederlermiş. Dikkatleri üzerlerinde toplamaktan hoşlanmazlarmış.
Peki, siz nasıl uyuyorsunuz?
Profesör Chris Idzikowski, 20 yılı aşkın süredir “uyku” üzerine çalışıyor.
Son yayınlanan çalışmalarından birinde uyurken seçtiğimiz pozisyonun kişiliğimiz hakkında ip uçları verdiğini iddia ediyor.
Fetus şeklinde uyuyanlar, genellikle dışarıdan katı görünen ancak hassas yapılı insanlarmış.
Kütük şeklinde uyuyanlar, (yan dönüp dizlerini ve kollarını uzatarak uyuyanlar), insanlarla birlikte olmaktan hoşlanan, sosyal, yabancılara bile güvenebilen insanlarmış.
Yan dönüp ellerini ileri uzatarak uyuyanlar, dışadönük ancak aynı zamanda kuşkucu insanlarmış.
Sırtüstü yatıp kollarını uzatanlar, sessiz, çekingen ancak aynı zamanda kendileri ve çevrelerinde bulunanlar için standartları yüksek tutan insanlarmış.
Yüzükoyun yatıp yastıklarına sarılanlar, topluluk içinde yaşamayı seven, atılgan, girgin insanlarmış. Ancak aynı zamanda sinirli, alıngan olabilirler, eleştiriyi kaldıramayabilir, aşırı durumlardan hoşlanmayabilirlermiş.
Sırtüstü yatarak kollarını yukarı doğru uzatanlar ise çok iyi arkadaş olurlarmış, çünkü bu insanlar çok iyi birer dinleyiciymiş. Aynı zamanda gerekli olduğunda yardım teklif ederlermiş. Dikkatleri üzerlerinde toplamaktan hoşlanmazlarmış.
Peki, siz nasıl uyuyorsunuz?
