29.8.03

Onu Hiç Uyurken İzlediniz mi?

Alev Yılmaz... Bizim gibi biri... Normal bir hayat, normal bir aile isteyen... Yaklaşık 12-13 yıl önce üniversiteden mezun olmuş. Hem de çok iyi bir üniversitenin, çok iyi bir bölümünden. Hepimizin hayalleriyle yola çıkmış. Evlenmiş. Çocuk sahibi olmuş.

Birşeylerin yolunda gitmediğini farketmesi biraz zaman almış. Eşi, çocuklarında bir sorun olduğunu farkettiğinde boşanmışlar. Yalnız mücadele başlamış.
Sıradan bir annenin hiperaktif çocuğu için verdiği mücadele...

Alev hanım yazar değil. Bu nedenle yazdığı kitap sadece içten, yaşadıklarının olduğu gibi anlatımı.

Farklı bir birey olmak, fark ne kadar cüzi olursa olsun, çok zor. Hem bireyin kendisi, hem de ailesi için. Toplumun acımasız dışlamacılığı ile başa çıkmak ise en zoru.

Çevredeki insanlara, en yakınlarınıza, öğretmenlere, anne - babanıza bile bu farkı anlatmak, anlamalarını sağlamak çok zor. Desteklerini sağlamak, çoğu kez mümkün değil.

Alev Hanım'ın hikayesi, gerçek hayattan hüzünlü bir hikaye... Siz bu satırları okurken yaşanmakta olan bir hikaye... Etkileyici...

Farklı bir çocukla yaşamanın ne olduğunu biraz olsun anlamak isteyenlere okumalarını tavsiye ederim.

26.8.03

Hangisi gerçek?

Geçtiğimiz günlerde insanın evrimi konusunda bir yazı okurken, birden herşey bana çok mucizevi göründü.

Alelade bir hayvanın, zamanla gelişmesi, iki ayağının üzerine kalkması, alet kullanmayı, konuşmayı ve en önemlisi sevmeyi öğrenmesi... sevebilmesi...

Günlerdir gazetelerde Avrupa’da, özellikle Fransa’da sıcaktan ölen yaşlılarla ilgili haberler okuyoruz. Bunlardan etkileyici bir tanesi Pazar günü NewYork Times’da yayınlanan “In France, Nothing Gets in the Way of Vacation” isimli makale... Ölenlerin aileleri (çocukları, torunları...) ölüm haberini aldıktan hemen sonra tatillerinden geri dönüp cenaze ile ilgilenmiyorlar. Kendilerini arayan doktorlara “tatilden sonra ilgileneceklerini” söylüyorlar. Daha da acısı, aileleri tarafından hiç aranıp sorulmayan 300-400 ölü var... Kimileri, bu ölümler nedeniyle devleti suçlayadursun, Fransız Le Figaro gazetesi, ölüm sebepleri arasında “Nesiller arası dayanışma eksikliği” maddesine yer vermiş... İnsanlık dışı bir tablo için kullanılabilecek en kibar ifade olsa gerek.

Dünyanın en gelişmiş ülkesi Amerika’dan da enteresan bir haber var bugün:

8 yaşında otistik bir çocuk, otizme neden olan kötü ruhları kovmak için kilisede yapılan bir ayin sırasında ölmüş.

Merak ediyorum:

1. Biz gerçekte hangi çağda yaşıyoruz?
2. İnsan gerçekten zannettiğimiz kadar gelişti mi?
3. Bir kısım insan gelişebileceği kadar gelişip, gerileme dönemine mi girdi?
4. Belki de şu anda farkında değiliz ama dünyada iki farklı insan türü aynı anda yaşıyor... Biri diğerinin bir adım önde... insancıl duyguları var... sevebiliyor... Diğerinin ise bu aşamaya gelmesi için bir kaç milyon yıl gerek... (Tarihte böyle olmuş. Farklı türler aynı çağda yaşamış. Yani her zaman bir tür yok olup arkasından diğeri ortaya çıkmamış...)
5. Yine belki biz farkında değiliz ama dünyada aynı anda farklı zaman boyutları var. Bilim kurgu filmi gibi... biz bugünde yaşarken, bir kısmımız ortaçağda yaşıyor...
6. Ya da belki biz sanal dünyada yaşıyoruz... Bizim gibi duyguları olan, insanları seven, savaş olmasını istemeyen, anne - babaları veya yakınları ölünce üzülen, otizmin ayinlerle geçmeyeceğini bilen insanlar belki de gerçek değil... sanal...

Acaba hangisi?

19.8.03

Bir teşhis macerası

Yer: Türkiye’nin ve İstanbul’un en önde gelen özel hastanelerinden biri...

Önce görüşmek istediğiniz doktordan randevu almak için telefon ediyorsunuz. Sizi doktorun sekreterine bağlıyorlar. Sekreter yaklaşık 20 gün sonrasına randevu verebileceğini söylüyor, ayrıca şu anda sadece günü belirleyebildiğini, randevunun saati belli olduğunda, bir-iki gün önceden arayıp haber vereceğini ekliyor. Randevu tarihinden bir gün önce beklenen telefon geliyor. “Şu saatte geleceksiniz” diyorlar. Saati değiştirmenin imkanı yok. Israr ederseniz bir yirmi gün daha beklersiniz. Sonra başka bir telefon numarası veriyor. “Burayı arayın, size yolu tarif ederler” diyor. Arıyorsunuz. Doktorun muayenehanesi... “Ben hastanede muayene olmak istiyordum” diyecek oluyorsunuz, cevap hemen geliyor “Doktor Bey ameliyat ettiği hastaları hastanede muayene ediyor. Onun haricindekiler muayehaneye geliyor.”

Verilen tarih ve saatte muayehaneye gidiyorsunuz. Doktor Bey alanında dünyanın en önde gelenlerinden bir tanesi. Çok fazla hastası var. Buna rağmen çok bekletmiyor. Muayene ediyor. MR ve rontgen istiyor. MR, hemen orada çekiliyor. Ama rontgen için hastaneye gitmeniz gerek.

Tekrar hastaneyi arıyorsunuz. Yine aynı maraton başlıyor. Sonunda bir gün arıyorlar ve 2 saat içinde hastanede olmanızı istiyorlar.

Randevu saati: 15:15

Doktor 15:45’de geliyor. (Anlayışla karşılanabilir, çünkü ameliyattan çıkıyor.) Size şöyle bir bakıyor. Adınızı hatırlamıyor ama rahatsızlığınızı hatırlıyor. İstenilen rontgeni bir kağıda yazıp uzatıyor (bunu neden daha önce yapmadığını merak ediyor insan... Sonuçta rontgen bir kağıda yazılabilir, hasta da rontgeni çektirmiş olarak gelebilirdi). Neyse... Rontgen’e gidiyorsunuz. Sırada kimse yok... Ne mutlu... Ama rontgen kasedi de yok...

-“Ne olacak?”
- “Bekliyoruz. Getirecekler.”

Bekleyiş başlıyor. 16:30’da röntgen kasedi geliyor. Ama yine bekliyorsunuz. Çağıran yok. En sonunda:

-“Ben niye bekliyorum?”
-“Hanımefendi, kaset geldi ama sizin rontgeni çekmek için skolyoz filtresi lazım.”
-“Yani?”
-“Onu bekliyoruz.”
-“Niye bekliyoruz? Nereden gelecek? Ne zaman gelecek?”
-“Şu anda anjiyoda. Anjiyo ne zaman biterse gelir!”

Tekrar bekliyorsunuz. Saat 17:00’de filtre geliyor ve röntgen çekiliyor.

Röntgeni alıp doktora koşuyorsunuz. Doktor şöyle bir bakıyor.

-“Bir tane daha röntgen lazım!”

-“!!!”

İstenilen rontgen kağıdıyla yine soluğu rontgen’de alıyorsunuz.

-“Özel sigortanız var mıydı?”
-“Evet” (Şimdi mi soruyorsunuz? diye aklınızdan geçiyor)
-“O zaman sigorta işlemlerini yaptırıp gelmeniz lazım”
-“Biraz önce hiç bir şey yaptırmadan 2 tane rontgen çektirdim. Şimdi rontgeni çekseniz, sonra sigorta işlemlerini yaptırsam?.”
-“Olmaz. Ozel sigortalar bir kat yukarıda!”
Bir kat yukarı çıkıyorsunuz. Bir gorevli sigorta kartınızı alıyor. 20 dakika sonra geri donuyor.
-“Sigortanız rontgenlerinizi karşılamadı, vezneye ödeme yapacaksınız”
(“Offf! İnsanı bayıltan ödediği para değil. Oradan oraya koşturup zaman kaybetmek)
- “Vezne nerede?”
-“Bir kat aşağıda.”

Vezneye koşup ödemenizi yapıyorsunuz. Yine rontgenin kapısındasınız . Saat 17:45.

-“Hanımefendi sizden once iki hastamız var. Lütfen karşıda oturup bekleyin.”

Bekliyorsunuz. Nihayet sıra size geliyor. Saat 18:15. Rontgen çekiliyor. 5 dakika filmin basılmasını bekliyorsunuz ve soluğu yine doktorun kapısında alıyorsunuz. Saat 18:22.

Doktor, başka bir hastaya bakıyor. Bekliyorsunuz. Sıra size geliyor. Saat 18:50.

Doktor, röntgene bakıyor ve

-“Bunu X uzmanının görmesi gerek” diyor. Sekreterini çağırıyor, ona “Hanımefendi için Dr. Y’den bir randevu alıp kendisine bildirin” diyor ...

Türkiye’de bir sağlık sorununuzun olduğunu hissettiğiniz an maceranız başlıyor. Bu, henüz tamamlanmamış bir teşhis macerasıdır... Türkiye’nin en ünlü özel hastanelerinden birinde, teşhis + muayene ücreti olarak yaklaşık 1.000.000.000.- TL’nin bir çırpıda ödendiği, tamamlanmamış bir teşhisin öyküsü...

Henüz tedavi macerasına başlamadık...

Türkiye’nin diğer sağlık kurumlarında, gelir düzeyi en azından bizimkinden düşük insanların yaşadığı maceraları ise sizin hayal gücünüze bırakıyorum...

16.8.03

Yönetim teorilerine devam....

Douglas McGregor, 1960 yılında X Teorisi ve Y Teorisi olarak adlandırdığı iki teori ortaya atmış:

X Teorisine göre davranan yöneticiler:

• Ortalama insanların tembel olduklarını ve işi sevmediklerini varsayarlar.
• İş yerindeki çalışanların kontrol edilmesi, yönlendirilmesi, ve hatta işletmenin hedeflerine ulaşabilmesi için tehdit edilmesi gerektiğini düşünürler.
• Ortalama insanların sorumluluktan kaçtığına, yönetilmesi gerektiğine, ve güvende olmayı herşeyin üstünde tuttuğuna inanırlar.

Burada ana prensip “organizasyon ve kontrol” dür. McGregor bu yönetim stilinin modern organizasyonlar için artık uygun olmadığını dile getirmiştir.

Y Teorisine göre davranan yöneticiler:

• İşin, insanlar için, dinlenme ve eğlenme gibi doğal bir süreç olduğuna,
• İnsanların kendilerini adamış oldukları hedeflere ulaşmak için kendi kendilerini yönetip kontrol edebileceklerine,
• Ortalama düzeydeki insanların bile, kendilerine doğru koşullar sağlandığında, sorumluluk almak isteyeceğine ve sorumluluğu kabul edeceğine,
• İş tatmin edici olduğu sürece, kuruma bağlılığın kendiliğinden oluşacağına inanırlar.

McGregor, ortaya koyduğu teorilerin bir kısmının uygulumaya geçirilemeyeceğinin bilincindeydi ancak yöneticilerden en azından şu ana prensibi uygulamaya koymalarını istemişti:

• Çalışanlar, kendilerine sorumluluk sahibi ve değerli çalışanlar gibi davranıldığı zaman, işletmeye daha çok katkıda bulunurlar.





Yönetimin Tarih İçindeki Serüveni...

Frederick W. Taylor, “Scientific Management”, yani “Bilimsel Yönetim” düşüncesini ortaya attığında, 20. yüzyılın başlarındaydık:

Bilimsel Yönetimin temel prensipleri şunlardı:

• Bütün faaliyetler tanımlanmalı, düzenlenmeli ve kontrol edilmeli
• Çalışanlara sadece bilmeleri gereken bilgiler verilmeli
• Mümkün olduğunca yapılacak her iş için zaman sınırlamaları konulmalı
• İşler, vasıfsız işçiler için basitleştirilmeli
• İşlemler yarı-otomatik veya tam otomatik hale getirilmeli
• Ödüller, kazanılan her başarının ardından derhal verilmeli ve kısa vadeli olmalı
• Teknokratik yönetime önem verilmeli
• Alt kadrolardan geribildirim teşvik edilmemeli

1970’li yıllardan bu yana gelişen çağdaş yönetim düşüncesi ise aşağıdaki prensiplerle tanımlanıyor:

• Çalışanların kendi işlerini organize etmelerine izin verilmeli.
• Resmi ve gayri resmi iletişim artmalı.
• Çalışanlar kendi hedeflerini kendileri belirlemeli ve bundan sorumlu tutulmalı
• İş esnekliğinin üzerinde durulmalı
• Ödüller, performansın bütünüyle değerlendirilmesi sonucunda verilmeli ve uzun vadeli olmalı.
Şeffaf, katılımcı yönetim tarzı üzerinde durulmalı
• Çalışanın iş doyumunu arttırmak için girişimlerde bulunulmalı
• Tüm çalışanlardan (en alt düzeyden en üst düzeye kadar) geribildirim teşvik edilmeli.

Yukarıda bir kaç satırla özetlediğimiz değişimin gerçekleşmesi neredeyse bir yüzyıl almış...

11.8.03

Mesajınız Var!


Film seyretmeyi severim. Bunun için pek çok film seyrederim. Bazen arka arkaya o kadar çok film seyrederim ki, sonra ne filmin adını, ne kimlerin oynadığını, ne de konusunu hatırlarım. Sadece o anı hoşça geçirmemi, gerçek hayattan kopup, biraz hayallerde dolaşmamı sağlayan bir araç olarak kalır bu filmler. Ancak bazı filmler vardır ki, ben gerçek hayattan koptuğumu zannederken, bir bakarım ki ordayım... Filmin içinde... Hayatımdan bir parça bulmuşum, onu yaşıyorum... Böyle filmleri hiç unutmam. Ne konusunu, ne oynayanları, ne de adını...

You’ve got mail, veya Türkçe adıyla “Mesajınız Var!”. Görünüşte romantik bir aşk hikayesi.

Meg Ryan, küçük bir kitabevi işletiyor. Daha çok çocuk kitaplarına yönelik. Bir erkek arkadaşı var ancak araları pek iyi değil. O kapıdan çıkar çıkmaz Meg Ryan bilgisayarının başına koşuyor. Ve... “Mesajınız Var”... Internetteki arkadaşından mesaj gelmiş. Kim olduğunu bilmediği bu arkadaşla her konuda yazışıyorlar. Günlük hayatlarındaki problemleri paylaşıyorlar. Birbirlerine çözüm önerileri sunuyorlar.

Tom Hanks ise büyük bir kitapevi zincirinin sahibi. Meg Ryan’ın dükkanının karşısına çok büyük bir mağaza açıyor. Yarattığı rekabet ile Meg Ryan’ı iflasın eşiğine getiriyor. Onun da internette bir arkadaşı var. Genellikle bu arkadaşın iş problemlerini çözmesine yardımcı olmaya çalışıyor.

Aralarında platonik bir aşk doğuyor.

Bir süre sonra Tom Hanks, internetteki arkadaşının, gerçek hayatta kıyasıya rekabet ettiği küçük kitapevinin sahibi olduğunu anlıyor...

Bundan sonrası için filmi seyretmenizi isterim. Çünkü filmin gerçek teması romantik bir aşk hikayesi veya bir komedi değil. Aynı insanı farklı koşullar altında tanısaydık, ona karşı duygularımızın ne derece değişik olabileceği...

Meg Ryan, Tom Hanks’den nefret ediyor... Çünkü o, hayatını mahvediyor...

Meg Ryan, Tom Hanks’e aşık... Çünkü ona destek oluyor...

İnsan ilişkilerindeki altın anahtar bu olsa gerek; çevremizdeki insanları farklı ışıklar altında görebilmek.